2 Kasım 2008 Pazar

Romantik

Romantik bir dünyada yaşıyordu her ikisi de. Evet, belki hayatları için bunu söylemek pek doğru olmayabilir ama, oturdukları kent, çalıştıkları binalar, yaşadıkları evler kendi romantizmini yürütmekteydi içten içe. İnsanların nesnelere duygusal anlamlar yüklediği günlerdi. Tayyör giyen kadınlar, takım elbiseli adamlar, sokak arasına kurulmuş taştan kalelerle top oynayan çocuklar, yazmalı anneannelerin, babaannelerin olduğu bir zamandı. Ne çok eski, ne çok yeni.
O mükemmel anı bekliyordu her ikisi de, birbirlerinden çok zamanı beklemekteydiler. Kendilerini hayatın verdiği tek jokerin geleceği eli beklemeye adamışlardı. Aynı mahallede soluk alıp veren iki çocukluk arkadaşı, hayatlarının nasıl şekil alabileceğini hiçbir zaman tahmin edemezlerdi. Neşe, bugüne kadar Ahmet'i hep bir kardeş bir abi gibi görmüştü. Ahmet abiliği bilirdi, Neşe'ye sahip çıkma dürtüsü, iki ailenin eski bir dosta uğramak maksatlı gittiği akşam oturmasında Neşe'nin oyuncağını zorla elinden alan evsahibinin çocuğunu hırpaladığı güne dayanmaktaydı. O gün için sağlam bir dayak yemişti babasından ama, belki de içinin hiç acımadığı tek dayaktı o. Neşe güvenin ne demek olduğunu, birilerine sırtını yaslayabilmenin nasıl bir rahatlık olabiliceğini yine ilk kez o gün anlayabilmişti.
Bu iki ailenin güzel kızı ve güzel oğulu yıllarını beraber geçirdiler. Sokakta beraber ip atladılar, yeri geldi beraber top oynadılar. Ahmet sahip çıktı Neşe'nin en bunalımlı gençlik zamanlarında ona. Neşe'yle birlikte yazdı ilk sevgilisine aşk mektubunu Ahmet. Neşe Ahmet'in ceketini giyerdi üşüdüğünde kışın okuldan dönüşlerde. Aralarında bir yaş olsa da Ahmet hep küçük kız kardeşi gibi sevmişti Neşe'yi. Ta ki, yalnızlık bunalımları Ahmet'in yüzüne birer birer çarpmaya başlayana dek.
Yirmili yaşların artık suratlarına iyice yakıştığı yıllardı. Ahmet 26, Neşe ise 25'indeydi. Ahmet ister istemez, Neşe'nin artan haftasonu gezmelerinin farkındaydı. Ne kadar kendi 3 5 arkadaşıyla çilingir sofrası açmaktan geri kalmasa da her cumartesi, aklı bazı bazı Neşe'de kalmaktaydı. Yıllardır içine işlemiş koruma dürtüsü, yavaş yavaş sahiplenme dürtüsüne doğru dönmekteydi. Üstelik sürekli aynı adamlarla, aynı muhabbetleri yapmak keyif vermemeye başlamıştı, her hafta kendini rahatlatmak için aldığı alkol miktarı vücudunun alkole alışkanlığıyla beraber artmaktaydı. İş yerindeki bütün dalgınlık anlarında kendini Neşe'yi düşünürken buluyor, şeytanın işidir deyip savuşturuyordu. İyiden iyiye korkmaya başlamıştı olmaması gereken şeylerden..
O gün de yine böyle bir cumartesi günüydü. Neşe'nin üzerinde beyaz üzerine mavi çiçek desenli bir elbise vardı. Desenler küçük çizildiğinden uzaktan bunların ne olduğu pek anlaşılamıyordu. Yine hiç boya sürmemişti yüzüne, beyaz teni, buğday sarısı saçları ve ela gözlerinın arasında yeterince güzel durmaktaydı. Elbisesinin eteği dizinin hemen altında bitiyor, süt beyazı incecik bacakları, yine beyaz ama rahat görünümlü keten bir ayakkabıyla son buluyordu. Saçlarını açmıştı Neşe, gidiceği yeri bildiği her halinden belliydi. Ahmet ne tesadüftür ki çok erken kalktı o sabah. Kahvaltısını annesiyle beraber ettikten sonra geçti pencerenin yanına, televizyona ajans var mı diye göz atmaktaydı şans eseri sokağa bakarken Neşe'yi gördüğü anda. Bir anda ne yapıcağına karar verdi. Dün akşam eve gelir gelmez, ilk iki düğmesini açıp gerisini sanki bir kazak misali üzerinden çıkarttığı gömleğini yine aynı yöntemli üzerine geçirdi, pantolonunu giymesinin ardından kemeri kapatmaya sabrı yetmedi. Annesi evden çıkar diye alel acele bir anahtar attı cebine, yine bağırmayı unutmadı banyoda çamaşırları merdaneden geçiren annesine “Ben çıkıyorum!!” diye..

Hiç yorum yok: